Ancak festival; açılış filmi, kırmızı halı gösterisi ve ülkelerin sinema pazarındaki görünürlük yarışı ile öne çıkıyor.
Açılış filmini doğru seçmek sanıldığı kadar kolay değildir. Ne çok yenilikçi, ne de fazla hafif olmalı. Özgün bir yaratıcılığın izlerini taşırken, festivalin geleneksel sanat çizgisine ters düşmeden, olabildiğince geniş kitlelere seslenenmeli. Bir nebze eğlendirici olmalı, hoş izler bırakabilmeli, ayrıca da, egemen sinema endüstrisinin beklentilerini göz önüne alırken yaratıcı sinemasına verilen önemin de altını çizebilmelidir.
Son 25 yılın açılış filmlerine göz atınca bu karşıt özellikleri barıştırmakta Woody Allen’in çok başarılı olduğunu görüyoruz. Gerçekten de aranılan özelliklerin hepsini buluşturan Woody Allen filmlerini, 2000’li yıllarda tam üç kez, açılış gecelerinde izlemişiz.
“Me too” hareketi hızını kesmeseydi Amerikan yönetmenlerin en Avrupalısı olan Woody Allen, herhalde bu alandaki rekorunu kırılması güç bir düzeye çıkarırdı…
Pierre Salvadori Woody Allen’den çok farklı filmler ama benzer özellikleri de ustalıkla bir araya getiriyor. Gerilimli, hafif görünümü ardında alabildiğine derinlikli bir aşk öyküsü. Aslında yanılgılarla dolu içtenliğin ikiyüzlülükle; gerçek sevginin çıkar ilişkileriyle; suçluluk duygusunun vurdumduymazlıkla at koşturduğu, sürükleyici bir Bin Bir Gece Masalı. Film, 1920’lerde Paris’te yaşayan bir ressam ile onu pazarlayan galericinin çapraz tutkularını, kesişen yazgılar eşliğinde, zevkle anlatıyor ama temelde coğrafya ve zaman ötesi insan gerçeği var. Sevilesi/ nefret edilesi, kucaklanası/ tekmelenesi, yüceltilesi/utanılası insan gerçeğinin bin bir hali… Salvadori, karakterlerinin hepsini, iyi/kötü yanlarıyla çok seviyor.
KIRMIZI HALILAR VE HABER KİRLİLİĞİ…
Festival başlarken bir noktaya yeniden dikkat çekelim. Kırmızı halılı merdivenleri çıkanlar arasında, festivale seçilen filmlerin resmi davetlileri yanında, davetiyeleri kendi heveslerinden ya da kimi kurum ve şirketlerin tanıtım amaçlı girişimlerinden kaynaklı olanlar da vardır ki onlar çoğunluktadırlar!
Altını çizelim: Bu yıl resmi seçkilerde Türk sinemasından bir örnek ne yazık ki yer almıyor. Festivalin, “Eleştirmenlerin Haftası”, “Yönetmenlerin On Beş Günü” ya da “Acid” gibi, uzun yıllardır düzenlenen bağımsız yan bölümlerinde de Türk filmi yok!
Ancak belirli koşulları yerine getiren herkes, etkinliğin Sinema Pazarı’na (Marché du Film) kayıt olup stant açabilir; kiralayacağı salonlarda filmlerini gösterebilir; yeni projelerini geliştirmek için kaynak arayabilir; kokteyller düzenleyebilir; iş görüşmeleri yapabilir, isterse, yer bulabildiği yarışmalı bölüm filmlerini de, merdivenlerden çıkarken poz vererek, izlemeye gidebilir.
Cannes çok yönlü, devasa bir şölendir, herkes aradığını bulabilir. Tek film görmeden on gün kalıp dönenler olduğu gibi; hiçbir davete gitmeyip, kırmızı halılı merdivenlerden hiç çıkmadan günde dört-beş film izleyenler de vardır.
TÜRKİYE VE TAYLAND DAVETLERİ…
Amacım, özellikle Internet üzerinde giderek artan haber kirliliğine dikkatinizi çekmekti. Yoksa “Film Pazar”ına katılarak ülkenizin ya da şirketlerinizin sunduğu filmleri, sektör hizmetlerini tanıtmak, reklamını yapmak, son derece doğal girişimler. Bu bağlamda, ülkelerin “Uluslarası Köy” denen deniz kıyısındaki mekânda açtıkları stantlar, hem önemli hem de yararlıdır. Türkiye’nin de resmi düzeyde desteklediği, (giderek de organize ettiği) bir standı, uzun yıllardır bu randevuya sadık kalıyor.
Varlık göstermek sonuca ulaşmanın kuşkusuz ilk adımıdır. Sonrası, oyunu kurallarına göre oynamak, tutarlı olmak ve süreklilik sağlamak olmalı. Ancak sinema sektörünün bağrından gelen sivil toplum yapılanmalarına yeterince özgürlük tanınmayınca, tutarlı bir süreklilik sağlamak da zorlaşıyor. Birkaç yıldır Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın giderek önderliğini yaptığı girişimler bu yıl da sürdürülecek. 15 Mayıs akşamı, festivalin simgesel otellerinden Carlton’un girişindeki Türk lokantası “Rüya”da “Türkiye İnvites You” daveti verilecek. Türkiye standında buluşmalar, kokteyller (yine “soft” mu olacak acaba?) düzenlenecek. Türk sinemasını tanıtmanın yanı sıra, temel hedef, yabancı yapımcıları Türkiye’nin doğal dekorlarında film çekmeye davet etmek olacak. Altyapımızın yeterli, teknik ekiplerimizin becerikli ve çok “çalışkan” olmaları sonucu, Türkiye’de çekim yapmanın daha ucuza geleceği de kuşkusuz özellikle vurgulanacak.
Bu arada, Tayland Kraliyeti Ticaret Bakanlığı da 14 Mayıs akşamı, yine Carlton’da, ayni hedefler doğrultusunda bir girişimle, Kraliyet Sarayı’ndan gelen bir prensesin de katılacağı “Thai Night 2026” davetini organize ediyor. Gece, Tayland Turizm Otoritesi tarafından plajda verilecek “after party” ile son bulacak.
Bakalım hangi gece daha çok ses getirecek?
Cumhuriyet
