‘yaşam kavgası’ deyimsel bir anlatım olarak dilimizde yer etmiş, kalıplaşmış bir söz öbeğidir. Anlamına bakılınca; “Hayat mücadelesi, geçim derdi, hayatta kalma çabası, zor şartlarda çalışma, ekonomik ve sosyal zorluklarla başa çıkma mücadelesi.” olduğu görülüyor.
İnsanoğlunun şu kısacık hayatı ‘yaşam kavgası’yla geçiyor. İster alaylı olsun isterse diplomayla bir meslek edinmek, kendi işini kurmak, yaşamını sürdürecek kazançlar elde etmek 8 milyarı geçmiş dünyada kolay olmasa gerek. Dolayısıyla insanlar, vahşi bir ormanda yaşamda kalma mücadelesi verircesine didişiyorlar. Elbette bu hırgür içinde sanata, edebiyata, estetiğe, insanlığa dair inceliğe fazla zaman kalmıyor. Zaman ayırabilenler de adlarını başka bir sayfaya yazdırarak ölümsüz -en azından bir süre- kılıyorlar. Oscar Wilde, “Sanatçı eserinde yaşar.” Goethe, “Sanat uzun, hayat kısadır.” derken tam olarak bu ölümsüzlüğü kastediyorlar.
Bu günlerde yeni edindiğim, sayfalarını karıştırarak tanıdığım insanların izlerini ilgiyle okuduğum bir kitaptan söz edeceğim. M. Osman Akbaşak’ın kendi anılarından derlemiş, düzenlemiş ve ustalıkla kaleme almış olduğu Anısı Güzel İnsanlar adlı bir kitap bu. 322 sayfa oylumu olan bu kitap yazarının/derleyeninin kendini merkezde tuttuğu, yakınlarından, doğup büyüdüğü çevresinden, öğretmenlerinden, iş arkadaşlarından, iletişimde bulunduğu edebiyat ve sanat çevrelerinden pek çok değerli adı, kişiliği kucaklıyor.
Şöyle diyor Akbaşak kitabının önsözünde, “Aramızdan ayrılan dostlarımız için kolay kolay ‘rahmetli’ demem, sevmem bu sözcüğü. Yıllar önce Yunus Bekir Yurdakul dostumdan ‘anısı güzel’ sözünü duymuştum. Nasıl da hoşuma gitmişti. Sormuştum o günlerde, ‘Senin mi bu söz?’ diye. ‘Hayır’ demişti. Ragıp Gelencik adıyla yazan Öner Ünalan, ilk kez ‘Dil Günlüğü’nde kullanmış ‘rahmetli, merhum’ yerine.”
………
Öldüğünde doğmadan önce neysen o olacaksın. Ve adını hatırlayan son kişi öldüğünde hiç doğmamış olacaksın. Okuyacaklarınız sadece geçmişe ait öyküler değil, sevmenin, anımsamanın, vefanın öyküleri. İnsan ne zaman gerçekten ölür biliyor musunuz? Adı son kez anıldığında… O an hiç gelmesin diye yazdım.”
Böylesine güzel bir sunuşa ne denir? Yazar gerçekten ölmüş olan pek çok dostunu, tanıdığını, yakınını adlarını anarak yeniden diriltiyor bu kitabıyla. Anılarını kayıt altına alarak ölümsüzleştiriyor. Sayfaları karıştırdığımda öncelikle tanıdığım, ortak dostumuz olan kişilerin anılarını okudum önce. Elbette diğer anısı güzel insanları da okuyacağım.
Pek çok ortak dostumuz var Sevgili Akbaşak’la. Yaklaşık 16 yıllık dostluğumuz süresince ‘Dumansızlar Grubu’nda başlayan birlikteliğimiz, ‘Vefa İstasyonu’, ‘Söz Demi’ derken her türlü yazın etkinliğiyle sürmekte.
Kitabı elime aldığımda önce benim de tanıdığım anısı güzel yazın/sanat dostlarını okudum. Mukadder Özakman, Ruhtan Yazıcı, Yalçın Benlican, Onur Şenli, Fikret Alan, Bedri Karayağmurlar, Aslan Buğdaycı, Şadan Gökovalı, Muzaffer İzgü, Hıfzı Topuz, Yılmaz Karakoyunlu, Erdoğan Baysal, Timuçin Özyürekli, Hasan Özkılıç, Ömer Akşahan, Mehmet Genç, Sina Akyol, Ayhan Çıkın, Kemal Rafet Gücoğlu, Erbil Tuşalp, Okan Yüksel, Mevlüt Kaplan, Fehmi Salık…
Bazen gülümseyerek bazen de yüreğim burkularak okudum anıları. Mukadder Özakman’ın sayfasındaki şu bölüm nükteli şiirleriyle, taşlamalarıyla tanıdığım o insanın aslında neler yaşadığını anlatıyordu:
“Son erkek kardeşi vefat ettiğinde camide yanındaydım. ‘Annem gitti, babam gitti, son kardeşim de gitti. En son ben kaldım Osman Bey. Benden sonra bizden hiçbir iz kalmayacak.’ demişti. O gün çok üzülmüştüm.”
Dumansızlar Grubu’ndan ortak dostumuz Ruhtan Yazıcı’nın sayfasında kitap dostu, Caz hayranı sevgi Ruhtan ağabeyimin Barış Doğuran Ana adlı bir şiirine yer vermiş:
Şafak Soluğunu yitirdi. /Gün kızıllığına düştü defne dalı. /Barışı doğuran ana kesildi sütten /Bir gök, bir deniz. /Suskun /Ağıtsız.
Devşiren gebe başağı /Umut üreten /Yürüyecek /Kavuşmayan dört duvar /Baskın, çile, sıla / Yeni şehre gömülü günler.
Dünya beş paralık yine /İsyan ezilenlerden /Taş yüreklerde gömülü sevgi.
İnsan belleği uçucu… Güneşte bırakılmış bir kumaş gibi solup gidiyor zamanla. Bu bağlamda ele aldığımızda kitaplar, anıları, insan sıcaklığını, yaşanmışlığı yıllarca koruyup gelecek kuşaklara aktaran yegâne araçlar olacak.
Ortak dostlarımızdan, ağabeylerimizden Muzaffer İzgü’nün sayfasını okurken gözlerim doldu.
“Muzaffer İzgü ile aslında ilk karşılıklı sohbetim diyemeyeceğim kısalıktaki konuşmam, 26 Eylül 2012’de Konak’taki Dil Taşı’nın çevresinde yapılan Dil Bayramı kutlamasında oldu. Çekinerek yanına gittim. ‘Muzaffer Bey’ diyeceğime ‘Rıfat Bey’ dedim. Sonra “Çok özür dilerim. Birden Rıfat Ilgaz diyesim geldi’ dedim. Gülümsedi. ‘Ne mutlu bana’ dedi. ‘Beni büyük ustaya benzettiniz, onur duyarım’ Sonra belki bir iki cümle konuştuk ve ayrıldık.
Anılar, anılar, anılar… O güzelim insanlar bir bir gözümde canlandılar. Amacı da buydu zaten Osman Akbaşak’ın. Elbette pek çok alıntı yapabilirim kitaptan. Ancak o zaman bu yazının sonu gelmez dostlarım. Gelin biraz da kitabın yazarı Osman Akbaşak’tan söz edeyim sizlere:
Kendisiyle ilk karşılaşmam SKY televizyonunda olmuştu. Bir arkadaşımla yürütmekte olduğumuz, AB projesinin tanıtım programı için gitmiştik. İlgisi ve sıcaklığıyla bir dost, bir ağabey olacağını o gün anlamış olmalıyım ki bir daha kopamadık. Değişik etkinliklerde, imzalarda, toplu okumalarda, yemeklerde, kutlamalarda hep birlikte olduk. İnceliği, duyarlılığı, dost canlılığı, duygusallığıyla her zaman her yerde dikkati çekmiştir Akbaşak. Çünkü o sanatçı kişiliğini hep üstünde taşımaktadır. ‘yaşam kavgası’ dediğimiz kutsal var olma kavgasını o, kırılgan yüreğini elinde tutarak edebiyatla, musikiyle, sanatla yapmaktadır. Hal böyle olunca onun yitik dostları da ‘Anısı Güzel İnsanlar’dan başkaları olamazdı.
“Anısı Güzel İnsanlar” mutlaka bir tanıdığınızı, dostunuzu veya içinizden birini bulacağınız, zaman zaman açıp okumak isteyeceğiniz bir anı kitabı, bir ölümsüzlük belgesi.
Eşref Karadağ
Anısı Güzel İnsanlar /Anı
M. Osman Akbaşak
Mask Yayınları
Şubat 2026 / Ankara

YORUMLAR