Ülkemizin bulunduğu coğrafi bölge, ABD’nin emperyalist amaçları ve İsrail’in yayılmacı ırkçılık saldırganlığı nedeniyle bir ayı aşkın süredir kan ve barut kokuyor. Yüzlerce çocuk kadın masum insan atılan bombalar füzeler altında can veriyor. İran’ın, kendini savunma adına karşı saldırıları ile bölge “sonu belirsiz bir kirli savaşın” merkezi olarak ülkemizi de tehdit ediyor.
İktidar yüzde 99’nu yönettiği medya aracılığıyla bölgede ki savaşı yoğun olarak gündemde tutarken, ekonomik ve sosyal yaşamda ki çöküşü gündemden kaçırıp, erken ya da zamanında bir seçim için hamle üstüne hamle yapıyor.
Özellikle, 18 Milyon insanın yaşadığı İstanbul’da seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ve 17 CHP’li belediye başkanının tutuklu olarak cezaevinde bulunması, başlayan yargılama sürecinde gazetecilere getirilen kısıtlamalar iktidarın, ilk seçimde Cumhurbaşkanı adayı olacak İmamoğlu için dava üstüne dava açılmasını, iktidarın seçim için hazırlık adımı olarak görmek ön yargı değil, milyonların dile getirdiği bir gerçek.
Ülkemizin değerli hukukçularının tanımı ile; “Hukuk güvenliği, hukukun üstünlüğü, bağımsız, tarafsız yargı, doğal yargıç ilkesi, savunmanın bağımsızlığı ilkeleri ile masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, suç ve cezaların şahsiliği ilkesi, tutuklamanın istisnai bir önlem olması ilkesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, seçme ve seçilme, siyasi faaliyette bulunma hakkının yok sayıldığı ve ihlal edildiği uygulamalarla yürütülen yargılamalar, toplumun hukuk, adalet, hakkaniyet, tarafsız/ bağımsız yargı anlayışını ve hukuk güvenliğine inancı yok eden” belediye başkanlarına yönelik operasyon ve yargılama süreci, sokakta da giderek artan “Hak, hukuk, adalet” seslerini sürekli kılıyor. Neredeyse bir yılı aşan süredir tutuklu olan “hükümlü değil zanlıların” ailelerine yönelik uygulamalar, banka hesaplarına tedbir konulma gibi suçun kişiselliği ve masumiyet karinesinin yok sayılması da hukuka olan güven oranının giderek azalmasına neden oluyor. Bu aslında iktidarın siyasal muhalefeti kendi istediği gibi yönlendirme yönetme isteğinin bir parçası, daha net söylemek gerekirse, muhalefeti şekillendirip iktidara yeniden ulaşma hamlesi.
Bu konuyu biraz daha anlaşılır kılmak için, eğip bükmeden söylemek gerekiyor; Cumhuriyet ve çok partili demokrasili yaşam, hızla çok kritik bir yere sürükleniyor. Normal zamanında, yani en geç 14 Mayıs 2028 de yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı ve genel seçime giden yol da, iktidar, trafik ışıkları olan değil kendisinin hiç bir engele takılmadan gideceği bir otoban oluşturmaya çalışıyor.
AKP/MHP iktidarı, genel başkanlarını milletvekili yaparak onlara verilecek 0.001 oranında ki oyları da almak istediği paravan partiler dışında çok partili seçimde dikensiz gül bahçesi yaratmak istiyor.
Ana muhalefet partisini etkisiz, parçalı ve lidersiz bırakmak adına, başta yargı olmak üzere devletin tüm organlarını ve imkanlarını silah olarak sahaya sürüyor. Burada en dikkat edilmesi gereken kurum ise Yüksek Seçim Kurulu. Çünkü, Erdoğan dahil kimin aday olup olamayacağına karar verecek kurum YSK. Ancak, aynı zarfta ki 4 oydan birini geçerli üçünü geçersiz sayması unutulmayan YSK’nin vereceği kararların ip uçlarını CHP’nin il ilçe kongrelerine ilişkin verdiği kararlara bakarak anlayabiliriz.
İktidarin tüm mensupları, özellikle Erdoğan ve Bahçeli ile kurmayları “normal ve yasal” koşullarda yapılacak bir seçimi kazanma şanslarının olmadığını biliyor. Öyle ki, AKP içinde ki “kol kırılır yen içinde kalır” denilerek gizlenmeye çalışılsa da saklanamayan iç çatışmalar da bunun yansıması. MHP içinde ki kavga ise daha çok tabandan yükselen giderek büyüyen Öcalan’a Bahçeli’nin ilgi ve sevgisi. Özetle, AKP/MHP iktidarı engelsiz bir otobanda gaz pedalına basmak için 2026 yılını atlama taşı olarak kullanmaya çalışacak, çalışıyor. Ve, bu planın tutması için içerde değil, dışarda da dış gelişmeleri kullanıyor ve her alanda “mucize” bekliyor.
Bu aşamada da, siyaset bilimcilerin dediği gibi, siyaseti tepeden tırnağa düzenlemeye çalışanlar, en büyük cevabı sokaktan halktan, parti üyelerinin yanısıra sadece seçmen olan halktan alır. Bu nedenle ilk üç ayını şenliklerin startı olarak kabul ettiğimiz 2026 yılının kalan dokuz ayı şenlik ve zor bedel ödeyerek yol alınacak mücadele yılı olacak.
Muhalifleri susturup etkisizleştirmenin bir yolu da basını iletişim kanallarını susturmak denetlemek yargı yoluyla etkisizleştirmek. Bu nedenle her iktidar belli dönemlerde iktidarlar, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu, 2022 yılında Türk Ceza Kanunu’na 217/A maddesi olarak eklendi. Bu madde özellikle son iki yıl da, iktidarın hoşuna gitmeyen bilgi, söz ve eylemleri bastırma susturma aracı olarak kullanılır olmasi da iktidarın dikensiz gül bahçesi yaratma adımı hiç kuşku yok ki.
Bu madde kullanılarak, gazetecilere, yazarlara, İstanbul Barosu Yönetim Kuruluna ve sendikacılara yatarı bile olmayan suç iddiası ile davalar açılıp aylarca cezaevinde tutuluyor.
25 yıllık iktidar ve iktidarın yeniden kazanma üzerine kurulu adımlarının sertleşip hız kazanacağı 2026 yılını, çok duyduğumuz, kullandığımız, “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” sözü ile birlikte okumak gerekir. Uzun süredir dünya ve ülke gündeminde yaşananlara bakınca bu sözün öylesine söylenmemiş olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Tuna Büyükşahin

YORUMLAR