“Hayat beklemeye gelmez” deriz hep. Zamanın hızından, anı yakalamanın büyüsünden bahseder, acele ederiz. Oysa dönüp baktığımızda, ömrün büyük bir kısmının aslında sadece “beklemekle” geçtiğini görürüz. Tuhaf olan şudur ki; kelime aynı olsa da hayatımızdaki her beklemenin rengi, ağırlığı ve ritmi bambaşkadır.
Bazen durakta, sadece bir otobüsün gelmesini bekleriz. Buradaki bekleyiş mekaniktir, sabrın en hafif halidir. Dakikalar geçer, araç gelir ve hayat kaldığı yerden devam eder. Sonra bir gün, geleceğimizi şekillendirecek bir iş başvurusunun sonucunu beklerken buluruz kendimizi. Bu bekleyişte belirsizlik vardır; telefonun her çalmasında kalbimiz hızlanır. Geleceğe dair kurulan hayaller, o bir tek haberin iki dudağı arasındadır.
Peki ya aşkı yaşarken o sevgiliyle buluşmayı beklemek? O saatlerin, dakikaların bir türlü geçmek bilmeyişi… Saat her saniye geriye sayıyor gibidir ama bu bekleyişin içinde tatlı bir heyecan, içimizi kıpır kıpır eden bir umut saklıdır. Sonu kavuşmak olan her bekleyiş, aslında hayata dahildir.
Ama bazen aşkın acısı, tam da o aşkın tam ortasında, iki insanın zamanı farklı okumasından doğar. Birbirini delice seven iki aşık düşünün; biri “Her şeyi zamana yayalım, acele etmeyelim” diyerek durdurur akışı, diğeri ise isyan eder içinden: “Neden bekliyoruz? Hayat bu kadar kısayken, sevgi bu kadar gerçekken neyi erteliyoruz?” İşte o an, beklemenin en yıpratıcı hali başlar.
Aynı aşkın içinde iki farklı ritim çarpışır. Birinin “zaman” dediği şey, diğerinin kalbinde ağır bir sızıya, “acaba sevilmiyor muyum?” şüphesine dönüşür. Yan yanayken bile araya giren o görünmez mesafeyi, o belirsiz vadede harcanan günleri beklemek… Bu bekleyiş, sevdiğin elini tutarken bile hissedilen o yalnızlık acısıdır. Zamanı genişletmek isteyen için bir tedbir olan o süre, hemen kavuşmak, her saniyesi kalbe batan bir dikendir.Seni durduran o sabrın içinde eriyip gitmeyi beklemektir.
Ancak bazı bekleyişler vardır ki, insanı hayatın en derin köklerine bağlar. Bir annenin dokuz ay boyunca, her anını büyüterek bebeğinin doğumunu beklemesi gibi… Bu, sabrın mucizeye dönüştüğü, acının yerini tarifsiz bir kavuşmaya bıraktığı, yaşamın en kutsal bekleyişidir. Ya da bir askerin eve dönüşünü, yolunu gözleyenlerin o şafak sayışını düşünün. Her geçen gün eksilen takvim yaprakları, sıla hasretinin ve nihayet sarılacak olmanın o devasa coşkusunun habercisidir. Bazen de koridorlarında sessizliğin yankılandığı bir hastanede, bir hastanın iyileşmesini, o şifa haberini bekleriz. Orada her nefes bir duadır; sabır, dirençle harmanlanır ve sağlığa kavuşulan o ilk an, dünyaya yeniden gözlerini açmak gibidir.
Ama bir de beklemenin en karanlık, en ağır hali vardır ki, zamanın tüm kurallarını altüst eder. Bir deprem anında, tavanın sallandığı, yerin çatırdadığı o korkunç saniyelerin geçmesini beklemek gibi… Orada ne otobüs durağındaki sıradanlık vardır ne de bir bebeği veya askeri beklerkenki o umutlu sızı. Orada zaman genişler, saniyeler birer yıla dönüşür. Çaresizliğin, nefes alamamanın ve sadece “hayatta kalmayı” dilemenin saf, çıplak halidir o bekleyiş. İnsan o birkaç saniyede ömrünün geri kalanını bekler.
Görüyoruz ki beklemek sadece durup zamanın geçmesini izlemek değildir. Bazen bir mucizeye sancılanmak, bazen hasretin bitmesini özlemek, bazen aynı aşkın içinde iki farklı zaman dilimine hapsolup kalbin ritmini uydurmayı beklemek, bazen de en büyük sınavımızdır. Hayat belki beklemeye gelmez ama biz istesek de istemesek de hayat, bizi hep bir şeylerin eşiğinde bekletir. Önemli olan, o bekleyişlerin bizi tüketmesine izin vermeden, her birinin ardındaki anlamı görebilmektir.

YORUMLAR