15 günde bir kez yazmak, gündemden kopmak değil. Biz de gündem hiç değişmez, şekil, renk, geldiği aşama ve sonuç olarak devam eder. Şimdi, bakalım 15 günde ne oldu. NATO toplantısı ile başlayalım.
Toplantıdan günler önce başta Ankara olmak üzere çok sayıda kentte, “Olası NATO protestosuna katılabilir” denilerek müthiş bir av başlatıldı. İçişleri Bakanı Çiftçi gözaltına alınanların sayısını 4 bini aşkın olarak açıkladı. Kaçı tutuklandı kaçı bırakıldı bu yazının kaleme alındığı sırada belli değildi. Asıl vahim olanı ise gözaltına alınan TEMA yöneticileri. 14 yönetici toplu halde doğa gezisine giderken gözaltına alındı. Espri değil, bir gerçek bu. Ve, NATO protestosuna uyum sağlansın diye, 80 li yıllardan sonra artık olmayan bir örgüte üye oldukları suçlaması ile.
Tam bir Trump şova dönüşen iki günlük NATO toplantısı başladı bitti. İktidar medyasının ağzı kulaklarında hani bir halaya durmadıkları kaldı. Müthiş bir iş başarımış gibi tam sayfa manşetler atıldı. Gerçi Trump’in uçağı daha havalanmadan İran savaşının yeniden başlaması, S-400 ve F-35 meselesinin havada kalması havalarını biraz söndürdü ama enseyi karartmadılar. Bir haftadır Türkiye ve Erdoğan’ın iki gün süren toplantının yıldızı olduğu yazılıp çizilip anlatılıyor. Ama, bir gerçeği kabul etmek gerekir; Zirvenin tek bir yıldızı vardı, o da ABD Başkanı Trump. Her toplantıda söylediği sözler tartışıldı, gündem belirledi. Sevdiklerini, sevmediklerini, düşman gördüklerini ayırdı, söyledi. Toplantı süresince yaşanan bazı olaylar ise komedyen Deniz Göktaş’ın bir espri nedeniyle neden cezaevinde olduğunu sorgulatan türdendi.
Erdoğan ve Trump NATO zirvesinde bir araya geldiğinde fonda enstrümantal olarak “şehirlere bombalar yağardı her gece” diyen bir şarkı çalıyordu. Ya da aralarında geçen “Bırak dedim, bıraktı” diyerek Trump’un çok bilinçli olarak kameralar karşısında söylediği “Rahip Brunson cezaevindeydi. Erdoğan’a bir telefon ettim rahibi çıkarıp bana gönderdi” sözlerini mizahi olarak sergileyecek bir komedyen yaşamını nerede sürdürür sizce. Mizahcılar için ülkemizin bir malzeme deposu olduğu bilinir, bunun mizahçıların işini kolaylaştırdığı söylenir. Ama, gerçek öylemi? Politik mizah çizip yazanlar, bu kadar malzeme varken, yapamamaktan, otosansürden şikayet edip, isyan ediyor ve sonuç, “Her cuma bir bakara makara ayet sallıyorum” diyen AKP’li eski bakan, büyükelçi oluyor ama Deniz Göktaş hakaret içermeyen bir espri nedeniyle cezaevinde. Evet, NATO toplantısı, çok sayıda ülkenin devlet başkanı ülkemizden ayrıldı. Tabii, Erdoğan’ın hediye ettiği tabanca ve mermileri ülkelerinin yasaları gereği götüremeden.
Ankara’da, Trump, bir telefon ettim bizim rahibi cezaevinden çıkarıp bana gönderdi, Adalet Bakanı Gürlek’in “Yargımız bağımsızdır, kimseden talimat almaz” dediği gün ve saatlerde, İstanbul da Silivr’de devam eden İBB davasında savunma yapmak isteyen seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na savunma yapma hakkını vermiyor mahkeme başkanı. Silivri’de duruşma salonunda hâkimin, herkesin önünde, İmamoğlu’nun şahsında, adalet arayışı içinde olan herkese adalet kılıcını sallıyor. Binlerce yıl hapsi istenen, aynı gün 3 ayrı mahkemede yargılanan İmamoğlu’na “kısa konuş” diyor, yüzlerce ayrı suçla suçlanan İmamoğlu konuşamıyor. 12 Eylül darbe mahkemelerinde günlerce savunma yapan DİSK yöneticilerini hatırlayınca örtülü sıkıyönetimin çok daha acımasız olduğunu kabul etmek gerekiyor. Mahkeme heyeti itiraz eden İmamoğlu için tutanaklara “Susma hakkını kullandı” notunu zapta geçiriyor, itiraz eden seçilmiş milletvekiline “Soytarılık yapma” deyip cübbesini toplayıp gidiyor. Ve, acı olanda, seçilmiş genel başkan kimliği ile Hak Hukuk Adalet yürüyüşü yapan, bugünün iktidar tarafından CHP”ye müdür olarak atanan Kılıçdaroğlu ve yanındakilerin, atama müdürün sözcülüğünü yapan kalemşörlerin de “İmamoğlu susma hakkını kullandı” diye açıklama yapmaları yani AKP iktidarı ne istiyorsa onu söylemek yapmak. Ve, milyonlar, “Bir telefonla rahibim bana geldi” diyen Trump’i bir kez daha anıyor. Gündemi daha zenginleştirmek, halkın kafasını karıştırmak için Ankara’da Çankaya Belediyesi’ne operasyon yapılıyor, başkan Hüseyin Can Güner gözaltına alınıyor. İftiracı tek bir kişinin anlatımları nedeniyle. Ve, bu sözde gizli tanığın sosyal medya da “operasyonu nasıl yapacağını” anlattığı videolar milyonlarca kişi tarafından izlenirken.
Ve, tabii gündemin ana gövdesi ana muhalefet partisi CHP. “Kayyum olmam” diyerek iktidarla pazarlık yaptığını açıklayan ve iktidar tarafından CHP’nin başına müdür olarak atanan Kemal Kılıçdaroğlu, 30 u aşkın il başkanını görevden aldım diyor, ihraç ettim, disipline verdim diyor. Neden kayyum olmak istemiyorum dediği böylece anlaşılıyor. Çağrı heyeti atanıyor ama kayyum gibi ihraçları görevden almalar hız kesmiyor. 45 gün içinde kurultaya gitmek zorunda yasaya göre. Ama, Eylül de seçim süreci başlatıyor , mahalle delegelerini belirlemeden başlayarak, nereden baksan 4 ay. Yani, iktidara, “istediğin gibi ülkenin birinci partisi yok. Buyur seçime” diyor.
İstanbul il başkanlığına kayyum atanan Gürsel Tekin’de “Kayyum değil çağrı heyetiyim” diyordu ama kongre yerine parti binasını işgal ediyordu. CHP şimdi mahkemeye başvuruyor “Çağrı heyeti atansin” diye, bu kez yine itiraz işgal ekibinden geliyor. “Özel kayyum istiyor” diye. Oysa, seçilmiş CHP YÖNETİMİ partiyi 45 günde kurultaya götürecek çağrı heyeti başvurusu yapıyor. İşgal ekibi de klasik “üzüm yemek değil bağcı dövmek” amacıyla bağırıyor.
Bu süreçte en sevindirici olan ise, halkın tüm baskıya ekonomik sıkıntıya rağmen, korku duvarını yıkıp,iktidara yürüme coşkusuna geçmiş olması. Bunda da en önemli faktör, gün 24 saat alanlarda sokakta olan seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, soyut değil somut olarak, ezilenlerin meydanda biriktirdiği o coşku dolu, şiddete dönüşmeyen öfkesinin önünde yürümesi. Bu yürüyüşler, iktidarın yıkılmaz denen zırhını delik deşik ederken ve yıllarca etinden sütünden yararlanan, “Seçilmiş genel başkan istemeyiz” diyen, Türkiye’nin birinci partisi CHP yazısını iktidarı üzmemek için parti duvarından silen, CHP içinde ki ilkesiz ürkek, statükocu yapıyı sarsıyor korkutuyor. Bu nedenle Özel, sadece “yanında” olmalarına rağmen sesini duymayanları değil, “uzağında” kalmış/bırakılmış olsa da sesine ses verenlere de elini uzatmaya çalışıyor.
Siyaset bilimciler, örgüt kitleyi yaratır, kitle örgütü değiştirir” ilkesini sık sık vurgular. Özel de, kitlenin kendisini değiştirmesine ayak uydurmaya çalışırken, örgütünün de değiştirilmesinin önünü açmaya çalışıyor.
İşte, CHP yönetimi bunu başardığı an, AKP iktidarının gidişi sürpriz değil doğal siyasi bir sonuç olacaktır. O nedenle, yazının başında belirttiğim, ihtiyaç duyduğumuz şey, Trump’ın övgüsü ya da başka bir liderin tebessümü değil ! Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, üretim ekonomisi, adil paylaşım ve bağımsız bir dış politikadır… Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: “Dışarıdan gelen alkışlar geçicidir. Kalıcı olan, milletin çıkarını koruyan devlet aklıdır! Eğer geçmişte yapılan hatalar sorgulanmazsa, yarın aynı senaryo farklı aktörlerle yeniden sahnelenecektir!
Ve asıl soru şudur: Türkiye artık kendi oyununu kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı senaryoda figüran olarak rol almaya devam mı edecektir? Bunun çözümü de hemen seçimdir!

YORUMLAR