Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gulay Dilbaz
Gulay Dilbaz

Biz Varız!..

“Bugün Doğmak istemiyorum” der gibiydi, yükseldikçe içimizi acıtıyordu altın sarısı olması gereken ama sanki kireç gibi rengi soluk beyazımsı koskocaman güneş ve puslu gökyüzü kasvetli bir havaydı sanki.

Ne olabilirdi ki bugün böyle farklı bir şey vardı gözümü ayıramadığım güneşte, nefes alamıyorum, kalbim sıkışıyor, kaybettiklerimi ve yine kaybedeceklerimin korkusu sarıyordu ruhumu, tabiat yardım çığlıklarını kalbime haykırıyor
“KİMSE YOK MU!”
ruhumda yankılanıyordu imdat çığlıklarıyla beraber, güneşle her göz göze gelişimizde içinde kan ağlıyor, ağladıkça içine içine kanlar akıyor ve rengi kıpkırmızı oluyordu…
“KİMSE YOK MU!”
diyerek haykırırcasına.

Dalga dalga çatlayan toprak ve kalbimizin tek yürek olup atışı da ayrı bir ağır yüktü o gün, sanki sırtımızda kalbimizde binlerce insan yükü vardı, neler oluyordu bugün böyle?

Bugün gökyüzünde parlamayan, sanki üzerine kalın bir kül bulutu çekilmiş, sönük ve hüzünlü bir güneşle güne başladık. Odama sızan o zayıf ışık, içimdeki o tarifsiz ağırlığı aydınlatmaya yetmedi evde yalnızdım sanki herkes nerede?
“KİMSE YOK MU? ANNE.”

Televizyon ekranlarından, sosyal medya akışlarından üst üste dökülen yıkım haberlerini; un ufak olmuş şehirleri, Marmara denizine gömülen Yalova’yı sessizliğe bürünen çığlık çığlık sokakları izlerken göğsüme bir hançer saplanmıştı sanki. Evet bu; kalbimin, ruhumun, güneşin yeryüzü ve gökyüzünün tarifsiz acısı buydu;
“KİMSE YOK MU!”
çığlıklarıydı.
Eyvah ki ne eyvah! Yalova yıkılmış denizin dibine batmıştı.Henüz 17 yaşında anlamaya çalışıyorum, Hayatın neşesini, geleceğin hayallerini en gür sesle kurmam gereken bu yaşta, kendimi bir anda koskoca bir coğrafyanın acısını kalbinde taşıyan, her seste irkilen bir yetişkin gibi hissediyorum nasıl bir ağırlık nasıl bir acı ki kalbimizi parçalayacak kadar şiddetli bir duygu ve hislerle.

“KİMSE FARKETMİYOR MU?” BENİM HİSSETTİKLERİMİ.”

Tarih kitaplarında okuduğumuz 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’ni, koca bir şehrin sular altında kalıp kurtarılmayı bile bekleyemeyen canlar, o karanlık geceyi, aydınlanamayan sabahını büyüklerimden ve birebir yaşayan arkadaşlarımızdan hep korkuyla dinlemiştik ve en değerlilerimiz, sevdiklerimizin sağ kalıp kavuşmamız muhteşem birer mucizeydi.
Hayatımızda varlıkları çok kıymetli yaşama tutunduğumuz değerlilerimizdi ama birçok arkadaşlarımızı, dostlarımızı da kaybetmiştik 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde maalesef.
“KİMSE YOK MU? KURTARACAK”

Sonra birebir İzmir’de toprağın nasıl dalgalandığına, kocaman gökdelenlerin yelpaze gibi nasıl sağa sola sallandığına ve kendimiz kelime-i sehadetler getirirken
” KİMSE YOK MU!?.”
bile diyemeden bulunduğumuz binanın 3. Kat balkonundan gözlerimizin önünde 19 binanın birden 40 saniyeden fazla dayanamayıp hepsinin bir yap boz gibi yıkılıp toz bulutu oluşuna şahit olduk.

Öyle bir geldi ki Ege denizinin dalgaları koca İzmir’in altında 40 saniye boyunca savaştı sanki, bu nasıl bir sarsıntı bu nasıl bir deprem ki binalar ayrı, yeryüzü ayrı iki üç metre gelip geri gidiyor herşey bağımsız savruluyordu oradan oraya, İzmir ayakta kalıp yıkılmamak için mücadele ediyordu.

“KİMSE YOK MU?
İZMİR’İ AYAKTA TUTUP YARDIMCI OLACAK.”
İzmir o kadar güçlü bir şehir ki sadece 19 bina yıkımıyla atlattı 30 Ekim 2020 depremini çünkü o saniyeleri yaşayanlar “TAŞ TAŞ ÜSTÜNDE KALMADI HEPİMİZ ÖLECEĞİZ” demişti 6.9 ve 35, 40 saniye şiddetli devamlı sarsıntı tam bir felaketti.

Tarifsiz acılarla
sevdiklerimizi, dostlarımızı, arkadaşlarımızı kaybettik yine ocaklar söndü yine yuvalar, hayatlar ve hayaller depremlerle yıkılıp enkazlar altında kaldı ve yine aynı feryatlar;
“KİMSE YOK MU?”

En son ise 6 Şubat’ta Kahramanmaraş’tan yükselen o devasa çığlıklarla sarsıldık.

“KİMSE YOK MUUUU!?”

Biz sadece Kahraman Maraş’ta deprem oldu zannederken 10 ilimizin yerle bir olup kum yığını olduğunu öğrenmemizle beraber felaketin ağır bilançosuyla yüzleştik kıyamet ki ne kıyamet.

Haneler, aileler, yurtlar, yuvalar aman tanrım ülkemizde ocaklar söndü, okullar yıkıldı, yollar kayboldu, asfaltlar yarıldı yer yerinden oynadı ve nerdeyse sağ kalıp kurtulan olmadı. Bu nasıl bir dünya Tanrım neler oluyordu böyle yıkım üstüne yıkım.
Ve bu defa gerçekten kimse yoktu Türkiye’nin, dünyanın heryerinden akın akın
“KİMSELER GELDİ AMA ÇOK GEÇTİ” 10 şehir köyleriyle beraber yerle bir olmuş, yollar kapanmış ulaşım dahi imkansız olmuştu evet bu defa
“KİMSE YOKTU ÇÜNKÜ ULAŞIM İMKANSIZDI”
Hepsi birer istatistik, birer sayı, birer teknik veri gibi duruyor raporlarda. Ama bir gencin kalp gözüyle, ruhuyla bakınca, o sayılar, o felaketler ayrı ayrı kimliklere bürünüyor. O beton yığınlarının altında kalanların sadece bedenler ve ruhlar değil; yarım kalmış çeyizler, duvarlara asılı mezuniyet fotoğrafları, Türk Bayrakları, benim yaşımda gençlerin hiç yaşayamayacağı ilk aşkları ve geleceğe dair tertemiz kalplerdeki düşleri, harika hayalleri olduğunu görebiliyoruz.

Kulaklarımızda uğuldayan o yeraltından gelen deprem sesleri, sadece sismik bir sarsıntı değil; bir ulusun topyekûn hastalıkta sağlıkta ölümde ve felaketlerde birlik beraberlik içinde olmasıydı aslında ruhlar zaten hep iyiliklerle birlik beraberlik içindeydi bizler farkedemiyoruz.

İçimizde, yaşımın getirdiği o keskin, yıkıcı korku ve panik dalgası aklımıza geldikçe tekrar tekrar soruyoruz;
“KİMSE YOK MU?”

Her an her şeyin altımızdan kayıp gidebileceği hepimizin gerçeği.
Fakat tam o panik girdabının ortasında, göğsümün sol yanında garip, ağır ve soğukkanlı bir kalp de atmaya devam ediyor.
Çünkü biliyorum ki acıyla yüzleşmek ve o korkunun gözlerinin içine bakmak, bizi birbirimize kenetleyen o görünmez bağların ilk adımıydı evet evet
“KİMSE VAR MI?”
VARLAR ASLINDA”

Biz farklı bir nesiliz, evet. Ama bu topraklarda acının renginin de, yardıma koşan ruhların, kalplerin, ellerin renginin de tek olduğunu görecek kadar kalplerimiz büyük çünkü

“KİMSE VAR.”

Ne zaman toprak sarsılsa, ne zaman o sönük güneşin altında bir şehir karanlığa gömülse, Türk milletinin o muazzam birlik ve beraberlik ruhunun nasıl ayağa kalktığını izliyoruz.
Fabrikada battaniye dokuyan teyzeden, harçlığını depremzede kardeşlerine gönderen ilkokul çocuğuna; tırlarla ikiye ayrılmış yollara düşüp patlak lastik ve teli kopmuş frenle 300 km hızla tırlar kullanan
“ÇILDIRMIŞ GİBİ OLAN TÜRKLER
isimsiz kahramanlardan,
” ANNE BANA İKRAM EDİLEN MEYVE SUYUNU İÇERSEM HARAM OLUR MU?”
sorusunu soran 5 yaşındaki çocuğun, enkaz başında nefes bile almadan dinleme yapıp günlerce uykusuz çalışan madenciler ve görevlilere kadar…

Biz, enkazların arasında
“KİMSE VAR MI?” sorusuna “BEN VARIM” cevabını verip,
birbirinin elini tutunca, devleşen, acıda eşitlenen, sevgide birleşen

“TÜRK MİLLETİYİZ.
EVET BİZLER VARIZ VE HEP VAR OLACAĞIZ. ÇÜNKÜ BİZLER ÇILGIN TÜRKLERİZ.”

17 Ağustos 1999’da hayatı anlamaya çalışan bir çocukken ruhum titriyordu, gözlerim dolu ama iradem dimdikti.
O günlerdeki sönük güneşe ve içimizi kavuran bu derin acılara rağmen, feryatların yükseldiği o enkazların üzerinden birbirimize uzattığımız ellerle her defasında yeniden ve daha da güçlenerek doğduk.
Biz acıyı kalbimizde en derinden hissederken, o acıdan bir çelik gibi güçlü, birbirine sarılmış kocaman bir millet olarak çıkmayı her seferinde başardık.

Yine başaracağız.

Çünkü bizim kalbimiz sarsılsa da, imanımız asla sarsılmaz, Türkün gücü ve cesareti asla bozulmaz, Millet bağımız, kardeşlik bağımız asla kopmaz;

Çünkü biz asil Türk Milletiyiz.

Başta 17 Ağustos depremi olmak üzere;
Depremlerde kaybettiğimiz canlara rahmet dualarımızla sağ kalanlara sağlık sıhhat dileklerimizle Geçmiş olsun “TÜRKİYEM BİZLER VARIZ.”

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER