Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
LİYA
Gulay Dilbaz
Gulay Dilbaz

GEÇMİŞ OLSUN İZMİR’İM

Sallanan Şehirler, Uyanan Akıllar:
Coğrafya Kader Değil, Karardır.

Ekim ayının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının ertesi günü; bir sonbaharın öğle sonu Ege’nin mavi suları ansızın derin bir sancıyla sarsıldığında 30 Ekim 2020 saatler 14:51’i gösteriyordu.

İzmir, o gün yalnızca binaların yıkılışını, insanların çaresizlik içinde ölümü beklemesini değil; sessiz çıglıklarla yaklaşan bir gerçeğin kaçınılamaz acısını da yaşadı.

Bayraklı’nın masmavi gökyüzüne toz bulutları arasında yükselen
“Sesimi duyan var mı? Yaşayan varmı? Anneciğim elini neden uzatmıyorsun?” feryatlarıyla, yalnızca enkaz altındaki canlara değil, aslında tüm bir ülkenin ve dünyanın vicdanına yöneltilmiş bir soruydu.

Aradan geçen yıllarda İzmir, yıkılan binaların, kırılan kiremitlerin ve çatlayan duvarların gölgesinde yaralarını sarmak için devasa bir mücadeleye girişti.

Yeni konutlar yapıldı, bazı hak sahiplerine anahtarları teslim edildi, bazılarına teslim bile edilemedi, bazılarına teslim bile edilemeden alacakları ahirete kaldı, caddeler temizlendi ve sokaklar yeniden o eski neşeli Ege havasına bürünmeye çalıştı.
Fiziksel yaralar, beton ve demirle bir şekilde sarıldı. Ahirete intikal edenler her zaman anıldı.

Ancak asıl yara, o günden sonra bir daha hiçbir sarsıntıda gözüne uyku girmeyen insanların, yakınlarını kaybedenlerin kalbinde ve hafızalarındaydı. Çünkü biliyorduk ki, yara sarmak sadece yıkılanın yerine yenisini koymak değil, bir daha yıkılmayacak bir geleceği inşa etmek demekti.

Bu gerçek ne yalnızca İzmir’in ne de Türkiye’nin sınırlarına sığıyor. Ülkemiz, asrın felaketi olarak tarihe geçen 6 Şubat depremleriyle bir kez daha sarsıldığında, acının coğrafi sınır tanımadığını en ağır şekilde öğrendi.
Dönüp dünyaya baktığımızda da manzara değişmiyor: Şili’den Japonya’ya, Nepal’den Kaliforniya’ya kadar yerküre, insanoğluna sürekli altındaki toprağın canlı olduğunu hatırlatıyor. Fakat trajik olan şu ki; doğanın bu en çıplak hareketine karşı gösterilen refleksler, dünyanın farklı yerlerinde bambaşka kaderler yazıyor.

Tokyo’da 7 büyüklüğünde bir deprem olduğunda insanlar kahvelerini yudumlamaya devam ederken, dünyanın başka bir ucunda aynı büyüklük, binlerce insanın toplu mezarı haline gelebiliyor. Deprem bir doğa olayıdır; dramı ve trajediye dönüşmesini sağlayan ise insanın ihmalidir. Maalesef ki İhmaller öldürüyor.

Peki, bu küresel ve ulusal dramın ortasında çözüm nerede? Çözüm, ağlamaklı anma törenlerinde ya da depremden hemen sonra uzatılan yardım ellerinde değil; sarsıntı başlamadan önceki zekice alınan önlemlerde ve akılda saklıdır.

İlk adım, akıllı ve dirençli şehir mimarisine radikal bir geçiş yapmaktır. Binaları sadece lüks cephelerle, büyük balkonlarla lüks içinde pazarlamaktan vazgeçip; zemin etüdünden beton kalitesine kadar bilimin emrettiği standartları tavizsiz uygulamak ve önceliği yaşam kalitesi olarak baz almak zorundayız.

Dijital bina kimlik sistemleri, sismik izolatör teknolojilerinin yaygınlaştırılması ve kentsel dönüşümün rant odaklı değil, insan hayatı odaklı yürütülmesi artık bir lüks değil, anayasal bir zorunluluktur.

İkinci olarak, toplumsal afete hazırlık kültürünü bir refleks haline getirmeliyiz. Okullarda ezbere dayalı tahliye tatbikatlarından öte; her bireyin evinde, iş yerinde yapısal olmayan riskleri azaltacağı, deprem çantası bilincine sahip olacağı ve afet anında panikle değil bilgiyle hareket edeceği bir eğitim seferberliği şarttır.

Dünyadaki başarılı örnekler gösteriyor ki, hazırlıklı bir toplum can kayıplarını en az %70 oranında azaltabiliyor.
Son olarak, yasaların ve denetimlerin sıfır toleransla işletilmesi gerekir. İmar aflarının bu ülkenin hafızasından bir daha asla geri dönmemek üzere silinmesi; mühendislik, mimarlık ve yapı denetim süreçlerinin sıkı birer adli mekanizmayla izlenmesi şarttır.

Doğayla inatlaşıp talan eden değil, onun kurallarına saygı duyan bir yasal altyapı oluşturulmalıdır.

İzmir, küllerinden doğmayı bilen, yaralarını dayanışmayla, sevgiyle, birbirine tutunarak sarmayı başarmış mağrur bir şehir. Ancak artık Türkiye’nin ve dünyanın hiçbir şehrinde yeni mucize çocukların enkaz altından çıkarılmasını bekleyecek lüksümüz yok. Bizim, rüşvete, ranta, torpile değil, sağlam temellere saglam yapılara, bilime ve ahlaklı mühendisliğe ihtiyacımız var.

Coğrafya bir kader olabilir; fakat o coğrafyada ölmek ya da güvenle yaşamak tamamen bizim elimizdeki bir karardır.

Bir daha öyle büyük bir felaket yaşamamak dileğiyle
GEÇMİŞ OLSUN İZMİR’İM.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

$EsenHaber = is_array($EsenHaber ?? null) ? $EsenHaber : array();