Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gulay Dilbaz
Gulay Dilbaz

Özgürlük

Tarihte insanlık hafızasında prangaların kırıldığı, seslerin kısıldığı yerde bedenlerin pandomim sanatıyla dile geldiği efsane bir dönüm noktasıdır 14 Temmuz.

Bir yanda 1789’da Paris sokaklarında “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” feryatlarıyla Bastille Hapishanesi’nin taş duvarlarını yıkan o büyük irade; diğer yanda ise kelimelerin bittiği yerde insanın en yalın, en saf halini sahneye koyan Pandomim sanatının mecburi sahneleri. İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu iki kavram —tarihin en gürültülü devrimi ve sanatın en sessiz performansı— aslında insanlığın en önemli ihtiyacı olan özgürlüğün değerini anlatır hepimize.

Özgürlük, evrenlerin bile sınırlarına sığmayacak kadar geniştir. Coğrafyalar değişir, diller değişir, baskının rengi değişir ama insanın hürriyete olan açlığı ve ihtiyacı asla değişmez.
Latin Amerika’nın faili meçhullere karşı meydanlarda toplanan “Plaza de Mayo Anneleri”nin sessiz çığlığında, İran’da rüzgarda dalgalanan saçların hürriyet arayışında ya da dünyanın herhangi bir yerinde fikirleri yüzünden duvarlar ardına hapsedilmiş bir düşünürün zihninde özgürlük, her an yeniden filizlenen birer fidandır.

Dünya bu hürriyet arayışıyla çalkalanırken, özgürlüğün ve bağımsızlığın yeryüzündeki en görkemli destanlarından biri de hiç şüphesiz Anadolu topraklarında yazılmıştır.
Batı’nın Bastille ile aradığı, Doğu’nun yüzyıllardır mahrum kaldığı o hakiki hürriyet; Anadoluda Türkiye topraklarına Mustafa Kemal Atatürk’ün sarsılmaz vizyonu ve milletinin tek vücut olan iradesiyle gelmiştir.

Atatürk, “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” derken, sadece şahsi bir duruştan bahsetmiyordu; küllerinden doğan bir ulusun karakterini ve geleceğini yeniden inşa ediyordu.
Atatürk’ün Türkiye’ye kazandırdığı özgürlükler, sadece işgalci orduları bu topraklardan söküp atmakla sınırlı kalmadı. O, zihinlerdeki prangaları, dogmaların ördüğü görünmez duvarları yıktı.

Cumhuriyetin ilanıyla tebaadan hür bireylere dönüşen bir halk; kadınıyla erkeğiyle seçme, seçilme, düşünme ve çağdaş bir dünyada var olma hakkına ve özgürlüğüne kavuştu. Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinden önce Türk kadınına verilen seçme ve seçilme hakkı, sinemadan tiyatroya, sanattan bilime ve siyasete kadar hayatın her alanında açılan özgürlük alanları, Anadolu’nun karanlığını yıkıp yakan birer meşale oldu.

Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye, sanatın, düşüncenin ve insan onurunun özgürce yeşerebileceği bir vaha olarak tasarlandı.

Onca esaretten sonra yaşamın ve özgürlüğün en dürüst aynası olarakta karşımıza pandomim sanatı çıkıyor. Pandomim, görünmez duvarlarla örülü bir dünyada, o duvarları sadece elleriyle dokunurmuşcasına var eden ve sonra yine bir dokunuşla o duvarları yıkıp geçen her bir insanın ayrı ayrı hürriyetidir. Bir pandomim sanatçısı sahnede zincirlenmiş bir köleyi oynarken, aslında dünyaya toplumsal dogmaların, modern köleliklerin ve zihinsel bariyerlerin haritasını çıkarır. Ağzı mühürlenmiştir konuşamaz belki ama bedeni alabildiğine haykırır özgürlüğü.

Konuşmanın suç, gerçeği söylemenin tehlikeli olduğu coğrafyalarda, sessiz tiyatro her zaman muktedirlerin korkulu rüyası olmuştur. Çünkü kelimeler yasaklanabilir fakat bir insanın hürriyete olan özlemini anlatan o masum bir bakış asla engellenemez. Tıpkı Atatürk’ün yaktığı bağımsızlık ve özgürlük meşalesinin hiçbir şeyle söndürülemeyeceği gibi.

Yaşamın kendisi de aslında devasa bir pandomim sahnesi değil midir? Çoğu zaman modern dünyanın ritmi içinde, üzerimize biçilen rolleri oynamaktan, görünmez kutuların içine sıkışıp kalmaktan sesimiz kısılır.
Statüler, faturalar, toplumsal beklentiler bizi sessiz birer oyuncuya dönüştürür. Ancak özgürlük, tam da o kutunun sınırlarını fark ettiğimiz ve tıpkı bir pandomim ustası gibi o hayali duvarı yıktığımız an başlar. Özgürlük sadece meydanlarda bağırmak değil, bazen de sistemin gürültüsüne karşı sessiz, asil ve kararlı bir duruştur; tıpkı Bandırma Vapuru’nun Karadeniz’in dalgalarında sessizce ama devasa bir inançla yol alması gibi.

Bugün 14 Temmuz. Bastille’in yıkılışının üzerinden yıllar, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana koca bir asır geçti.

Bastille’in mirasına, Anadolu’nun Atatürk eliyle kazandığı o aydınlık hürriyet meşalesine ve pandomimin o derin, felsefi sessizliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bize düşen, dünyanın neresinde olursak olalım, yaşamın provasını yaparken özgürlüğümüzden ödün vermemek, Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı özgür düşünceyi ve Cumhuriyetimizi koruyup özgürlüğümüzü savunmalıyız.

14 Temmuz, zincirlerini kıranların zaferi, sessizlikle dünyayı sarsan özgürlüklerin mutlulukları hem de bir milletin bağımsızlık sevdası olarak insanlığa kutlu olsun.

En karanlık zindanlar bile kalbinde özgürlük inancı taşıyanların ve o inançla yürüyen bir ulusun içindeki ışığı söndürmeye asla yetmeyecektir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER